Cicek
New member
Dünyada Hiç Orman Olmasaydı Ne Olurdu?
Dünyada Hiç Orman Olmasaydı Ne Olurdu? Bir Sabah Uyandığımızda Ağaçların Hepsi Yok Olsaydı…
Bunu bir süredir düşünüyorum: Sabah pencereden dışarı baktığımızda gördüğümüz şeylerin ne kadarını gerçekten “doğal” kabul ediyoruz?
Bir gün uyandığımızı düşünün. Telefonunuz çalıyor, haberleri açıyorsunuz. İlk başta olağan dışı bir şey fark etmiyorsunuz. Sonra ekrana düşen bir başlık bütün dünyayı susturuyor:
“Dünyadaki son orman da ortadan kayboldu.”
Önce bunun kötü bir şaka olduğunu sanıyorsunuz.
Sonra perdeyi açıyorsunuz.
Ufuk çizgisinde tek bir ağaç bile yok.
Ne Amazon yağmur ormanları var, ne Kongo Havzası, ne Sibirya'nın geniş ormanları, ne de çocukluğunuzdan hatırladığınız o küçük koruluk...
İşte hikâyemiz tam burada başlıyor.
Çünkü ormanların olmadığı bir dünya yalnızca ağaçsız bir dünya değildir. Su döngüsünün, toprağın, hayvanların, tarımın, ekonominin ve hatta insan ilişkilerinin bambaşka biçimde şekillendiği bir dünyadır.
Günümüzde ormanlar dünya kara alanlarının yaklaşık yüzde 31'ini kaplıyor ve karasal biyolojik çeşitliliğin çok büyük bölümüne ev sahipliği yapıyor. FAO'ya göre ormanlar aynı zamanda karbon depolama, su ve toprak kalitesinin korunması, gıda ve enerji sağlanması gibi birçok yaşamsal işlev görüyor.
Şimdi gelin, böyle bir dünyanın içine birlikte girelim.
Bölüm 1: Sessiz Sabah
Saat 07.15.
Mert, mutfakta kahvesini hazırlarken televizyondaki görüntülere bakıyordu.
Ekranda dünyanın farklı şehirleri gösteriliyordu.
İstanbul.
Rio de Janeiro.
Nairobi.
Tokyo.
New York.
Hepsinin ortak bir görüntüsü vardı: gri, kahverengi ve çıplak tepeler.
Mert yıllardır kriz yönetimi alanında çalışan, plan yapmayı seven biriydi. Önündeki kâğıda hemen üç soru yazdı:
“Su nereden gelecek?”
“Gıda nasıl üretilecek?”
“Enerji sistemi nasıl ayakta tutulacak?”
Yanında oturan Derya ise televizyonu izlemeye devam etti.
“Bir soru daha var,” dedi.
Mert başını kaldırdı.
“Hangisi?”
“İnsanlar ne yapacak?”
Mert birkaç saniye düşündü.
“Onu da planlarız.”
Derya gülümsedi.
“İşte sorun da bu. Her şeyi yalnızca planlayabileceğimizi sanıyoruz.”
Bu cümle, o gün aralarında geçen en önemsiz konuşma gibi görünüyordu.
Oysa birkaç ay sonra dünyanın en önemli tartışmalarından biri olacaktı.
Mert sayılarla düşünüyordu. Depolar, ulaşım hatları, su rezervleri, tarımsal üretim, enerji altyapısı...
Derya ise insanların birbirinden kopması ihtimalini düşünüyordu.
Kimin yaşlı komşusuna yiyecek götüreceğini...
Kimin yalnız yaşayan çocukların yanında olacağını...
Köylerde yıllardır birbirine yardım eden insanların nasıl hayatta kalacağını...
İkisi de farklı bir şeyi görüyordu.
Ve ikisi de haklıydı.
Bölüm 2: Orman Gidince İlk Kaybolan Şey Ağaçlar Olmaz
İlk haftalarda insanlar hâlâ büyük felaketin ne olduğunu tam anlayamamıştı.
Şehirlerde elektrik vardı.
Musluklardan su akıyordu.
Marketlerde yiyecek bulunuyordu.
Fakat doğa çoktan cevap vermeye başlamıştı.
Ormanlar ortadan kalktığında yalnızca ağaç gövdeleri kaybolmazdı. Ağaçların yapraklarından atmosfere geçen su buharı, köklerin toprağı tutması, bitkilerin karbon depolaması ve orman ekosistemlerinin sayısız canlıya sağladığı yaşam alanları da ortadan kalkardı.
IPCC, geniş ölçekli ormansızlaşmanın buharlaşma-terleme süreçlerini ve yağışı azaltabildiğini, yüzey akışını artırabildiğini belirtiyor. Tropikal bölgelerde büyük ölçekli ormansızlaşmanın sıcaklıkları ve kuraklığı artırabileceğine dair yüksek güven düzeyinde bulgular bulunuyor.
Bizim hikâyemizde bunun sonuçları birkaç ay içinde belirginleşti.
Yağmurlar düzensizleşti.
Bazı bölgelerde seller arttı.
Bazı bölgelerde ise yağmur haftalarca uğramadı.
Çünkü ormanların olmadığı dünyada toprak artık eskisi gibi davranmıyordu.
Şiddetli yağmur geldiğinde su toprağın içine yavaşça süzülmek yerine yüzeyden hızla akıyor, verimli toprağı beraberinde taşıyordu.
Mert bu tabloyu gördüğünde hemen bir çalışma grubu kurdu.
“Bölgesel su depolama sistemleri kurmalıyız,” dedi.
“Tarımı değiştirmeliyiz. Kuraklığa dayanıklı ürünlere geçmeliyiz. Şehirlerde su kullanımını kısıtlamalıyız.”
Derya ise toplantının sonunda söz aldı.
“Bunların hepsi gerekli. Ama insanlara sadece ‘kısıtlayın’ dersek ne olur?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bir ailenin günlük su tüketimini azaltmasını istiyoruz. Peki o ailenin korkusunu kim dinleyecek? İnsanlar yalnızca rakamlardan oluşmuyor.”
Toplantı sessizleşti.
O gün Mert ilk kez bir kriz planının yalnızca teknik olmaması gerektiğini düşündü.
Bölüm 3: Sofralar Değişiyor
Bir yıl geçmişti.
Ormanların olmadığı dünyanın en büyük sorunu artık su değil, yiyecekti.
Tarım alanlarının bir kısmı kuraklık, bir kısmı erozyon, bir kısmı aşırı yağış nedeniyle verim kaybediyordu.
Daha önce orman ekosistemlerinden dolaylı veya doğrudan faydalanan milyonlarca insan da ekonomik olarak zor durumda kalmıştı.
Bugün bile ormanlar milyonlarca insanın geçimini destekliyor. FAO, ormanların gıda, yakıt, barınak, ilaç ve gelir sağladığını; ormanlarla ilişkili geçim kaynaklarının özellikle kırsal ve yoksul topluluklar açısından önemli olduğunu belirtiyor.
Bizim hayali dünyamızda ise bütün bunlar bir anda yok olmuştu.
Bir köyde yaşayan Hasan, eskiden ormandan topladığı ürünleri satıyordu.
Şimdi elinde yalnızca kuraklaşan tarlası vardı.
Kızı Elif ise şehirde çalışan kardeşini aradı.
“Buraya dön,” dedi.
“Burada ne yapacağız?”
“Birlikte bir şey kuracağız.”
İnsanlar yavaş yavaş küçük kooperatifler oluşturmaya başladı.
Mert bunun için oldukça stratejik bir sistem tasarladı.
Her bölge ne kadar suya sahip olduğunu hesaplayacak, hangi ürünün nerede yetiştirilebileceği belirlenecek, depolama merkezleri kurulacak ve ulaşım ağları yeniden düzenlenecekti.
Derya ise başka bir çalışma başlattı.
Mahalle toplantıları.
İnsanlar burada yalnızca yiyecek ve su konuşmuyordu.
Korkularını anlatıyorlardı.
Kayıplarını anlatıyorlardı.
Çocuklarının geleceğini anlatıyorlardı.
Bir süre sonra ilginç bir şey ortaya çıktı.
Mert'in kurduğu sistem, Derya'nın topladığı bilgiler olmadan çalışmıyordu.
Çünkü kâğıt üzerindeki nüfus dağılımı ile gerçek hayat aynı değildi.
Bir mahallede üç yüz kişi görünüyordu ama yüz kişinin yaşlı olduğu bilinmiyordu.
Başka bir yerde su kaynağı yeterli görünüyordu ama insanlar oraya ulaşamıyordu.
Bir köyde tarımsal üretim mümkündü ama insanların birbirine güveni kalmamıştı.
Plan vardı.
Ama planın yaşayabilmesi için ilişki gerekiyordu.
Bölüm 4: Tarih Bize Daha Önce Bir Şey Söylemişti
Derya bir gece eski tarih kitaplarını karıştırırken ilginç bir not buldu.
İnsanlık hiçbir zaman doğadan tamamen bağımsız yaşamamıştı.
Antik toplumların tarımdan su yönetimine, yerleşimlerden ticarete kadar birçok sistemi yaşadıkları çevrenin sınırları şekillendirmişti.
Ormanlar da bu tarihin sessiz aktörlerinden biriydi.
Yakacak odun.
Kereste.
Meyveler.
Şifalı bitkiler.
Av hayvanları.
Su kaynakları.
Toprak koruması.
Bunlar modern dünyanın icat ettiği hizmetler değildi.
İnsan toplulukları yüzyıllar boyunca bunlarla birlikte yaşamıştı.
Fakat sanayileşmeyle birlikte insanlar doğayı giderek daha çok ekonomik bir kaynak olarak görmeye başlamıştı.
Ormanlar bazen kereste, bazen tarım arazisi, bazen maden alanı olarak değerlendirilmişti.
Bugün bile küresel orman kaybının önemli nedenlerinden biri arazi kullanımındaki değişimlerdir. FAO'ya göre 1990'dan bu yana dünya orman alanında büyük bir azalma yaşanmış olsa da kayıp hızında dönemsel yavaşlamalar görülmüştür; tarımsal genişleme, ormansızlaşmanın temel itici güçlerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Derya kitabı kapattı.
“Demek ki mesele yalnızca ağaç kesmek değilmiş,” dedi.
Dünyada Hiç Orman Olmasaydı Ne Olurdu? Bir Sabah Uyandığımızda Ağaçların Hepsi Yok Olsaydı…
Bunu bir süredir düşünüyorum: Sabah pencereden dışarı baktığımızda gördüğümüz şeylerin ne kadarını gerçekten “doğal” kabul ediyoruz?
Bir gün uyandığımızı düşünün. Telefonunuz çalıyor, haberleri açıyorsunuz. İlk başta olağan dışı bir şey fark etmiyorsunuz. Sonra ekrana düşen bir başlık bütün dünyayı susturuyor:
“Dünyadaki son orman da ortadan kayboldu.”
Önce bunun kötü bir şaka olduğunu sanıyorsunuz.
Sonra perdeyi açıyorsunuz.
Ufuk çizgisinde tek bir ağaç bile yok.
Ne Amazon yağmur ormanları var, ne Kongo Havzası, ne Sibirya'nın geniş ormanları, ne de çocukluğunuzdan hatırladığınız o küçük koruluk...
İşte hikâyemiz tam burada başlıyor.
Çünkü ormanların olmadığı bir dünya yalnızca ağaçsız bir dünya değildir. Su döngüsünün, toprağın, hayvanların, tarımın, ekonominin ve hatta insan ilişkilerinin bambaşka biçimde şekillendiği bir dünyadır.
Günümüzde ormanlar dünya kara alanlarının yaklaşık yüzde 31'ini kaplıyor ve karasal biyolojik çeşitliliğin çok büyük bölümüne ev sahipliği yapıyor. FAO'ya göre ormanlar aynı zamanda karbon depolama, su ve toprak kalitesinin korunması, gıda ve enerji sağlanması gibi birçok yaşamsal işlev görüyor.
Şimdi gelin, böyle bir dünyanın içine birlikte girelim.
Bölüm 1: Sessiz Sabah
Saat 07.15.
Mert, mutfakta kahvesini hazırlarken televizyondaki görüntülere bakıyordu.
Ekranda dünyanın farklı şehirleri gösteriliyordu.
İstanbul.
Rio de Janeiro.
Nairobi.
Tokyo.
New York.
Hepsinin ortak bir görüntüsü vardı: gri, kahverengi ve çıplak tepeler.
Mert yıllardır kriz yönetimi alanında çalışan, plan yapmayı seven biriydi. Önündeki kâğıda hemen üç soru yazdı:
“Su nereden gelecek?”
“Gıda nasıl üretilecek?”
“Enerji sistemi nasıl ayakta tutulacak?”
Yanında oturan Derya ise televizyonu izlemeye devam etti.
“Bir soru daha var,” dedi.
Mert başını kaldırdı.
“Hangisi?”
“İnsanlar ne yapacak?”
Mert birkaç saniye düşündü.
“Onu da planlarız.”
Derya gülümsedi.
“İşte sorun da bu. Her şeyi yalnızca planlayabileceğimizi sanıyoruz.”
Bu cümle, o gün aralarında geçen en önemsiz konuşma gibi görünüyordu.
Oysa birkaç ay sonra dünyanın en önemli tartışmalarından biri olacaktı.
Mert sayılarla düşünüyordu. Depolar, ulaşım hatları, su rezervleri, tarımsal üretim, enerji altyapısı...
Derya ise insanların birbirinden kopması ihtimalini düşünüyordu.
Kimin yaşlı komşusuna yiyecek götüreceğini...
Kimin yalnız yaşayan çocukların yanında olacağını...
Köylerde yıllardır birbirine yardım eden insanların nasıl hayatta kalacağını...
İkisi de farklı bir şeyi görüyordu.
Ve ikisi de haklıydı.
Bölüm 2: Orman Gidince İlk Kaybolan Şey Ağaçlar Olmaz
İlk haftalarda insanlar hâlâ büyük felaketin ne olduğunu tam anlayamamıştı.
Şehirlerde elektrik vardı.
Musluklardan su akıyordu.
Marketlerde yiyecek bulunuyordu.
Fakat doğa çoktan cevap vermeye başlamıştı.
Ormanlar ortadan kalktığında yalnızca ağaç gövdeleri kaybolmazdı. Ağaçların yapraklarından atmosfere geçen su buharı, köklerin toprağı tutması, bitkilerin karbon depolaması ve orman ekosistemlerinin sayısız canlıya sağladığı yaşam alanları da ortadan kalkardı.
IPCC, geniş ölçekli ormansızlaşmanın buharlaşma-terleme süreçlerini ve yağışı azaltabildiğini, yüzey akışını artırabildiğini belirtiyor. Tropikal bölgelerde büyük ölçekli ormansızlaşmanın sıcaklıkları ve kuraklığı artırabileceğine dair yüksek güven düzeyinde bulgular bulunuyor.
Bizim hikâyemizde bunun sonuçları birkaç ay içinde belirginleşti.
Yağmurlar düzensizleşti.
Bazı bölgelerde seller arttı.
Bazı bölgelerde ise yağmur haftalarca uğramadı.
Çünkü ormanların olmadığı dünyada toprak artık eskisi gibi davranmıyordu.
Şiddetli yağmur geldiğinde su toprağın içine yavaşça süzülmek yerine yüzeyden hızla akıyor, verimli toprağı beraberinde taşıyordu.
Mert bu tabloyu gördüğünde hemen bir çalışma grubu kurdu.
“Bölgesel su depolama sistemleri kurmalıyız,” dedi.
“Tarımı değiştirmeliyiz. Kuraklığa dayanıklı ürünlere geçmeliyiz. Şehirlerde su kullanımını kısıtlamalıyız.”
Derya ise toplantının sonunda söz aldı.
“Bunların hepsi gerekli. Ama insanlara sadece ‘kısıtlayın’ dersek ne olur?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bir ailenin günlük su tüketimini azaltmasını istiyoruz. Peki o ailenin korkusunu kim dinleyecek? İnsanlar yalnızca rakamlardan oluşmuyor.”
Toplantı sessizleşti.
O gün Mert ilk kez bir kriz planının yalnızca teknik olmaması gerektiğini düşündü.
Bölüm 3: Sofralar Değişiyor
Bir yıl geçmişti.
Ormanların olmadığı dünyanın en büyük sorunu artık su değil, yiyecekti.
Tarım alanlarının bir kısmı kuraklık, bir kısmı erozyon, bir kısmı aşırı yağış nedeniyle verim kaybediyordu.
Daha önce orman ekosistemlerinden dolaylı veya doğrudan faydalanan milyonlarca insan da ekonomik olarak zor durumda kalmıştı.
Bugün bile ormanlar milyonlarca insanın geçimini destekliyor. FAO, ormanların gıda, yakıt, barınak, ilaç ve gelir sağladığını; ormanlarla ilişkili geçim kaynaklarının özellikle kırsal ve yoksul topluluklar açısından önemli olduğunu belirtiyor.
Bizim hayali dünyamızda ise bütün bunlar bir anda yok olmuştu.
Bir köyde yaşayan Hasan, eskiden ormandan topladığı ürünleri satıyordu.
Şimdi elinde yalnızca kuraklaşan tarlası vardı.
Kızı Elif ise şehirde çalışan kardeşini aradı.
“Buraya dön,” dedi.
“Burada ne yapacağız?”
“Birlikte bir şey kuracağız.”
İnsanlar yavaş yavaş küçük kooperatifler oluşturmaya başladı.
Mert bunun için oldukça stratejik bir sistem tasarladı.
Her bölge ne kadar suya sahip olduğunu hesaplayacak, hangi ürünün nerede yetiştirilebileceği belirlenecek, depolama merkezleri kurulacak ve ulaşım ağları yeniden düzenlenecekti.
Derya ise başka bir çalışma başlattı.
Mahalle toplantıları.
İnsanlar burada yalnızca yiyecek ve su konuşmuyordu.
Korkularını anlatıyorlardı.
Kayıplarını anlatıyorlardı.
Çocuklarının geleceğini anlatıyorlardı.
Bir süre sonra ilginç bir şey ortaya çıktı.
Mert'in kurduğu sistem, Derya'nın topladığı bilgiler olmadan çalışmıyordu.
Çünkü kâğıt üzerindeki nüfus dağılımı ile gerçek hayat aynı değildi.
Bir mahallede üç yüz kişi görünüyordu ama yüz kişinin yaşlı olduğu bilinmiyordu.
Başka bir yerde su kaynağı yeterli görünüyordu ama insanlar oraya ulaşamıyordu.
Bir köyde tarımsal üretim mümkündü ama insanların birbirine güveni kalmamıştı.
Plan vardı.
Ama planın yaşayabilmesi için ilişki gerekiyordu.
Bölüm 4: Tarih Bize Daha Önce Bir Şey Söylemişti
Derya bir gece eski tarih kitaplarını karıştırırken ilginç bir not buldu.
İnsanlık hiçbir zaman doğadan tamamen bağımsız yaşamamıştı.
Antik toplumların tarımdan su yönetimine, yerleşimlerden ticarete kadar birçok sistemi yaşadıkları çevrenin sınırları şekillendirmişti.
Ormanlar da bu tarihin sessiz aktörlerinden biriydi.
Yakacak odun.
Kereste.
Meyveler.
Şifalı bitkiler.
Av hayvanları.
Su kaynakları.
Toprak koruması.
Bunlar modern dünyanın icat ettiği hizmetler değildi.
İnsan toplulukları yüzyıllar boyunca bunlarla birlikte yaşamıştı.
Fakat sanayileşmeyle birlikte insanlar doğayı giderek daha çok ekonomik bir kaynak olarak görmeye başlamıştı.
Ormanlar bazen kereste, bazen tarım arazisi, bazen maden alanı olarak değerlendirilmişti.
Bugün bile küresel orman kaybının önemli nedenlerinden biri arazi kullanımındaki değişimlerdir. FAO'ya göre 1990'dan bu yana dünya orman alanında büyük bir azalma yaşanmış olsa da kayıp hızında dönemsel yavaşlamalar görülmüştür; tarımsal genişleme, ormansızlaşmanın temel itici güçlerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Derya kitabı kapattı.
“Demek ki mesele yalnızca ağaç kesmek değilmiş,” dedi.